Ana içeriğe atla

Culture Multure

montaigne'in jean de lery'den öğrendiğine göre, tupi kabilesinde brezilyalı kadınlar anadan üryan dolaşır, bundan hiç utanmazlarmış. hatta avrupalılar tupi kadınlarına örtünmeleri için giysi verdikleri zaman kadınlar gülüp giysileri reddetmişler; insan böylesine rahatsız şeyleri üzerine giyip kendisine niye eziyet eder ki diye düşünüp şaşırmışlar.

"erkekler de kadınlar da ana karnından çıktıkları günkü kadar çıplaklar." (jean de lery)

de lery'nin bu kabilelerle 8 yılını geçiren gravürcüsü, avrupa'da yaygın bir inancı, tupilerin hayvanlar kadar kıllı olduklarına ilişkin yanlış inancı düzeltmek istemişti. "doğal olarak bizden daha kıllı değiller." (de lery) erkekler saçlarını kazıtıyor, kadınlarsa uzatıp kurdelelerle örüyorlardı. tupi yerlileri yıkanmayı çok seviyorlardı; ne zaman bir ırmak görseler ırmağa atlayıp birbirlerini yıkamaya başlıyorlardı. günde 12 kez yıkandıkları bile oluyordu.
200 kişinin birlikte yattığı ambara benzer yapılar içinde yaşıyorlardı. pamuk yataklarını hamak gibi, sütunlar arasına asıyorlardı. avlanmaya gittikleri zaman tupiler yataklarını da yanlarında götürüyor, öğle vakti ağaçların arasında şekerleme yapıyorlardı. her 6 ayda bir köy yeni bir yere taşınırdı; çünkü köy sakinleri manzara değişikliğinin onlara iyi geleceğini düşünürlerdi. "başka açıklamaları yoktu; yalnızca hava değişikliğinin onlara iyi geldiğini söylerlerdi." (de lery) bu insanlar öylesine düzenli bir yaşam sürüyorlardı ki çoğu 100 yaşına kadar yaşadığı halde kimsenin saçı ağarmıyordu. çok da konukseverdiler. köye yeni biri geldiğinde kadınlar elleriyle yüzlerini kapayıp ağlamaya başlar, "nasılsın? demek bizi görmeye gelmek için bunca sıkıntıyı göze aldın!" diye bağırırlardı. ziyaretçilere hemen en sevilen tupi içkisi ikram edilirdi. bir bitkinin köklerinden yapılan şarap rengi bu içki biraz sertti ama mideye çok iyi geliyordu.

tupi erkeklerinin birden çok kadınla evlenmelerine izin veriliyordu; erkekler eşlerinin hepsine de aynı oranda bağlıydılar. "bütün ahlak sistemleri iki temel üzerinde yükseliyor: savaşta sağlamlık ve eşlere karşı sevgi" diye anlatıyor montaigne. kadınlar da bu düzenlemeden memnunlardı; hiç kıskançlık duymuyorlardı. cinsel ilişkileri konusunda rahattılar; tek yasakları şuydu: kimse yakın akrabalarıyla sevişemezdi.

"bizim eşlerimiz başka kadınlara karşı aşk, sevgi duymamızı ne kadar engellemeye çalışıyorlarsa, onların eşleri de erkeklerinin başka kadınlara aşk duymasını sağlamak için o kadar çaba gösteriyorlar. kocalarının saygınlığına her şeyden çok önem veren bu kadınlar, üstlerine olabildiğince fazla kuma gelsin diye her türlü sıkıntıyı, üzüntüyü göze alıyorlar; çünkü erkeğin eşlerinin sayısı onun saygınlığının bir ölçüsü." 

Montaigne (felsefenin tesellisi-alain de botton)

Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Mozart nasıl okunur?

Mozart nasıl okunur nasıl ya yazıldığı gibi değil miydi? Değilmiş işte ben de hep Mozart diye okurdum fakat yaklaşık 5-6 ay önce öğrendim ki öyle değilmiş. Bunu da uzun zamandır blogumda yazmak istemiştim fırsat olmamıştı. Derken bugün national geographic'de yayınlanan Einstein dizisinde (deha) Albert Einstein mozarttan bahsederken bi değişik mozart dedi mortsart mı desem modzart mı desem bi garipti. İşte tam olarak nasıldı ya mozartın okunuşu aslında öğrenmiştim ama nasıldı nasıldı derken zorla buldum o linki  uludağsözlükte bi yazar güzelce açıklamıştı ahanda şöyle: "asli ne mozart´tir, ne de modzart´tir. dogrusu mozart yazilisina sahip fakat "motsart" olarak okunur wolfgang amadeus mozart  avusturya´nin salzburg kentinde dogmus ve viyana´da vefat etmistir. bu da demek oluyor ki; kendisi bir avusturyali. avusturya´nin ana dili almanca oldugundan ve almancada da "z (zet)" harfi "ts" olarak okundugundan yanlis söylenen isimdir. bu aynen...

Ölmüşlerinin Canına Değsin

Evde gün vardır onlarca kadın gelmiştir patates salataları sarmalar dolmalar gümletilmiş tatlı yenilmiş keyifleri gayet tıkır. Bu kocakarılar artık karınlarını da doyurdular ve maslowun hiyerarşisini düşünün açlıklarını doyurdular sıra meraklarına doyurmaya geldi ehe ehe.  Önce anneye sorulur onur nasıl napıyo bıdı bıdı anneye tembih edilir beni sorarlarsa yok de. Peki, anne öyle der mi aslaaa katiyennn odasında der. Ve salondan onura seslenilir; onur onur sesleriyle onur fak fak nidalarıyla odasından çıkar salona girer bisürrü teyze bacı elini mi öpsem tokalaşmak da olmaz lan buhranı :( Tereddütlerle girilir. Sorular sorulur. Zaten kızaran bir tiptir onur iyice domates olur. Moruklardan biri yavrımmm su getirir misin der. Hadi ayıp olmasın getireyim der onur. Küçük onur suyu kadına verir ve kadının ağzından şu cümle dökülür :” ölmüşlerinin canına değsin” Ölmüşlerimin canına mı değsin ne demek lan o. Dumur oldum dumur. Küfür mü etti teşekkür mü anlamadım. Hatta oh iyi ki ölmüş...

Bilinmeyen Adanın Öyküsü

Jose Saramago ile tanışmam epey gecikmişti kendisini hele ki kitaplarının ününü duymamak elde değil. Saramago'ya Bilinmeyen Adanın Öyküsü ile başlamak ne derece doğruydu bilemedim. Amma velakin Portekizli bu büyük dehaya bir yerden başlamam gerektiğini biliyodum. Dikkat dağınıklığım had safhada olduğu için uzun 300-400 sayfayı geçen kitapları pek tercih etmiyorum jsjsjs aslında malca kabul ediyorum sırf bu yüzden okumasını ertelediğim  onlarca düşünce,araştırma,roman var.Ama aşacağım bu konuyu yani inş bilemiyorum nasıl olacak da  Her neyse neden bu kitapla başladım çünkü çünkü çünkü yanlış hatırlamıyosam onedio veya benzeri bir sitede kısa ama işlevi iyi kitaplar listesinde görmüştüm. İşlevine gelecez birazdan. Listede gördükten sonra aklıma kazıdım bi ara alır okurum ben bunu dedim. Üstünden günler aylar geçti. İdefixten kitap siparişi verirken ahaa diyip aklıma birden düşüverdi bu kitap. Hemmen (iki m ile mmm  baskısını duyun) sipariş ediverdim. Fiyatı da 8 tl etiket...